YAS

Gün batmaya yakın, büyük bir dağın yamacında iradem. Üzerine kar yağıyor. Bileklerini soğuk kesiyor, omuzlarından kan sızıyor. Bir kral gibi savaşıyor zalimlerle ama bir köpek gibi ölecek birazdan. Çünkü uzun zamandır yorgun. Yorgun olduğundan şüpheleniyorlar. Kararlılığından asla. Kurtlar gibi etrafını sarmışlar. Ben ona yardım edemem. Çünkü ben onun beş para etmez miğferiyim. Delik deşik zırhı. Sıkıca tutunduğu, çırpınarak yanan, sönmek üzere bir mum alevi gibi zayıf umuduyum. Donmuş sakallarını ve parmak uçlarını ısıtamam. Ben onu artık ayakta tutamam. Ona yüreğindeki bir sıcaklık gibi inanç olamam. Ama mağlubiyetini destanlar gibi anlatırım. Zaten başka bir işe yaradığım yok.

İnandığım ne varsa. Beni kurtaracak ne varsa. Belki benim kurtaracağım. Olur olmaz anlarda hayali uğruna ne varsa vazgeçtiğim. Tek umudum olan. Tek umudu olduğum ne varsa. Benden hiç şüphe etmediği anda sırtımı dönüp gittim. Bu alçak duygu lanetim oldu. Tekrar ve tekrar. Yaşamaktan en çok korktuğun şey nasıl en çok yaşadığın şey olabiliyor. Ben tüm güzel yanlarımı o soğuk ve iğrenç yerlerde yüz üstü bıraktım.

Şimdi sen. Geç olmadan anlat onlara. Çaresizliğimi anlat. Kötü bir adam olmadığımı anlat. Endişemi anlat, boynumda salınmak için mutlak ve çirkin kararı bekleyen giyotin gibi endişemi. O mutlak ve çirkin kararı irdelemenin sapkınlık olduğunu anlat. Çok geç olmadan anlat onlara. Ama çok geç kaldık değil mi?

Hücreye atılmış, hangi gün idam edileceği söylenmemiş bir adam gibi. Ne fark eder hangi sabah öleceğim? Ben bu hiç bir şey vaat etmeyen sabahları hangi inançla bekleyeceğim? Bana hangi gün idam edileceğimi hissedebilmeyi bahşet. Bana aklımla tırmanamadığım o dağların zirvesinde yüce bir inançla mağrur bir duruş vaat et. Şu dağların, çetin kışların, ve ayaklarımı küstüren yolların arkasında umudumun filizlenmesine izin verecek mevsimlerin olduğunu söyle. Öyle olmasa bile sen öyle söyle. İnsanın ömrü o dağların arkasını göremeyecek kadar kısa olmamalıydı. Benim sorularıma bir bıçak gibi keskin ve şüpheye yer bırakmayan cevaplar ver. Çünkü o sorular, açlıktan gözü dönen yabani köpeğin, bir leşin karnını oyması gibi içimi oyuyor.

Onlara yola çıkmaları gerektiğinden söz et. Yolun uzun olduğu ve hiç iyi bir şey vaat etmediğini söyle. Her şeylerini kaybedecekler. Yeni sahip oldukları şeyler ise kendilerini hiç tanımadıkları ve asla emin olmayacakları birine dönüştürecek. En tahammül edilmez olanı ise biricik hayatlarını bir hiç uğruna harcamış olduklarını görmeleri. Onları yoldan alıkoyan korkunun bu olduğunu söyle. Sana '' öyleyse neden yola çıkalım''? diyecekler. Sen yinede çıkmaları gerektiğini söyle. İnanç kadar keskin dayanakların ve sağlam limanların olmadığı şüphe denizinde boğulacaklarını söyle. Boğulmanın ışıltılı evlerinde hülyalar görmekten evla olduğunu söyle. Hakikati isteyenin kaybolmayı göze alacak kadar cesur olması gerektiğini söyle. Ben çırpınırken, limanlarından beni cesaretsizlikle suçlamalarının bende nelere sebep olduğundan söz et. Ben biraz aklımı yitirdim. Ama boğuştuğum şeylere, onları hayal dahi edemeyecek kadar uzaklar. Beni öyle iflah olmaz bir yerimden kırdılar. Beni aydınlık bir sabah doğuramayan gecenin sancısında bıraktılar.

Sakallarımı neden uzattığımı söyle onlara. İçimdeki yası temsil ettiğini söyle. İnsan bazen anlaşılmak için böyle sessiz şeylerin bir çığlık yaratmasını bekleyebiliyor. Sevdiklerine yeterince yakından bakmadıklarını söyle onlara. Ne yazık çok geç kaldılar. Her şeye bu kadar acele edip, güzel şeylere nasıl bu kadar geç kaldıklarını söyle. Bana yazdıklarımın unutulmayacağını söyle. Ben bütün anlamların, bütün sevgilerin, bütün vuslatların, bütün pişmanlıkların, kararsızlıkların, ızdırapların, rüyaların, bir büyü gibi gizemli bütün hayatların ve eskiden sıkıca tutunduğum arzuların artık hiç bir şey ifade etmediği o yere gittiğimde, bir köpekten daha yalnız bir çocuğun geceleri beni anlayacağını, içinde sızlayan şeyin biraz dineceğini, serin bir uykuya dalacağını, ertesi sabah o büyülü ama dönek hayatı tanrının bile söküp alamayacağı bir arzuyla yaşamaya devam edeceğini söyle. İşte ben o arzuyu mağlup olduğum son hileli oyunda bıraktım. Ezik büzük bir kutuda bıraktım. Yarım ömrün tümünü ona sığdırdım. O kutuda kendisine kimse inanmadığı için ölen güzel günler vardı. Ben onu sadece su ile beslenen ve çok güzel yarınlar vaat eden bir bebeğin susuzluktan ölmüş cesedine benzettim. Hiç bir şey imkansızlık ve olmamışlık kadar acı olamaz. Çünkü bir şey olmamışsa, kendinde daima en güzel ihtimalleri barındıran yegane şey olarak hatırlanmaya devam eder. O şey kendisi olmaktan çıkar ve belki hayatla bağdaşmayan bir mükemmellik arzusu olarak kalır. Belki ben onun hayatla bağdaşmadığını söylüyorum çünkü aksi bir düşüncede aklımı tamamen kaybedebilirim. Belki o, o kadar kusursuz bir şeyi vaat ediyordu ve bu mümkündü. Ama bunu inkar ediyorum. Yinede o kutuda onu öyle görmek böğrüme, çekmeye çalıştıkça kan sızan bir hançer gibi saplanıyor.

Bana eski günlerin bir anlamı olduğunu, ben farklı bakarsam o günlerin güzel olacağını söyle. Bana yalanda olsa ızdırabımı bir geceliğine dindirecek şeyler söyle. Ben kendime söyleyemem. Çünkü kendime zerre inanmıyorum.

Geceleri kan ter içindeyim. Bildiklerim neden bir işe yaramıyor. Bilmem kaçı aşkın gece aynı kabusu görmemek için uykulara direniyorum. Bana uykusuzluğun verdiği o güzel sarhoşluğun bir bilgelik olmadığını söyle. Çünkü ertesi sabah yine aynı cehalete uyanıyorum. Anladıklarım neden beni anlamıyor. Hangi duayı etmem gerekirse tamam. Hangi zehri içmem gerekirse tamam. Hangi yoldan gitmem gerekiyorsa razıyım. Ayaklarımın parçalanmasına, sırtımın dağlanmasına razıyım. Bana ait kaç kelime varsa susmaya razıyım. Bir tövbe ayini gibi yüz gün yüz gece bir ağacın gövdesine bağlı aç susuz, insanların gözünde aşağılık bir günahkar olmaya razıyım. Her biri için en güzel şeyler umut ettiğim çocukların beni taşlamasına. Kan kokusuna alışmaya razıyım. Et kokusuna. Kendimi inkar etmeye. Bütün bir ömür başkasının doğrularına şüphesiz inanmaya razıyım . Razıyım ama neden geceleri uykusuzluğa teslim olup neden aynı kabustan sanki asırlarca uyanamıyorum.

Güneşin altında bir işkence gibi yaşıyorum. Bir iki damla suyun sahte avuntusu gibi yazıyorum. Ben yazmak istemiyorum. Ben yazmadan anlaşılmak istiyorum. Ben anlaşılmayacağım için yazıyorum. Ben serin uykular istiyorum. Ben geceler bu kadar uzun sürmesin istiyorum. Ben aklım beni azat etsin istiyorum. Ben istediklerim hakikatle çelişmesin istiyorum. Ben insanlar hakikatin bu kadar kolay ulaşılabilecek bir şey olduğunu düşünmesin istiyorum. Yada hakikatin kolay ulaşılabilir olmasını istiyorum. Ben artık bitmesi gereken şey bitsin istiyorum.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Furkan OTLU - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Sonsöz Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Sonsöz Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Sonsöz Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Sonsöz Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Malatya Markaları

Sonsöz Gazetesi, Malatya ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (422) 323 52 92
Reklam bilgi

Anket Malatya Büyükşehir Belediye Başkanlığı İçin Kime Oy Vereceksiniz?
Tüm anketler