Genel
Giriş Tarihi : 09-08-2021 12:43   Güncelleme : 09-08-2021 12:43

Kanserin ve Yaşlanmanın Düşmanı Böğürtlen

​​​​​​​ Malatya Turgut Özal Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Aysun Bay Karabulut, “Böğürtlen, ellajik asit sayesinde DNA moleküllerine zarar vererek kansere neden olan serbest radikalleri etkisiz hale getirir, kanserli hücrelerin gelişimini engeller. Antosiyanin kaynaklı antioksidan aktivitesi ile de yaşlanmayı geciktirme noktasında önemli bir rol üstlenir.” dedi.

Kanserin ve Yaşlanmanın Düşmanı Böğürtlen

Yaz aylarının gelmesiyle manavlarda, market reyonlarında ve yol kenarlarına açılan tezgâhlarda görmeye başladığımız meyvelerden biri de böğürtlen, içeriğinde bol miktarda bulunan ellagic asit sayesinde kansere ve yaşlanmaya karşı etkili olmasıyla yeniden gündeme geldi. Malatya Turgut Özal Üniversitesi Rektörü Aysun Bay Karabulut, böğürtlenin faydalarını şu sözlerle sıraladı,” Ülkemizde Orta Anadolu ve Karadeniz'de tarımı yapılan ve örneğin 2010'lu yılların ortalarında Malatya Meyvecilik Araştırma Enstitüsü'nün öncülüğünde yürütülen başarılı çalışmaların ardından Malatya'da da üretilmeye başlanan böğürtlenin adeta bir organik asit, mineral ve vitamin deposu olduğu söylenebilir. Kendine has mayhoş bir aroması ve lezzeti olup Mayıs-Ağustos ayları arasında meyve veren, bitkisi saçak köklü ve dikenli olan bu üzümsü meyvenin kullanım alanı oldukça geniştir. En başta taze meyve olarak günlük sofralarda tüketilmekle birlikte yüksek oranda su ihtiva etmesi, taşıma ve depolama imkânlarının sınırlı olması nedeniyle daha yoğun olarak gıda sanayiinde (reçel, konserve, marmelat, jöle ve şekerleme, likör, yoğurt, dondurma, meyve suyu, meyve çayı ve pasta yapımında) kullanılmaktadır. Yapılan araştırmalar sonucunda işlendikten sonra bile kimyasal içeriğinde fazla bir kayıp olmadığı tespit edilen (işlenmiş haliyle de son derece sağlıklı olan) böğürtlen, insan sağlığı açısından son derece faydalı ve zengin bir içeriğe sahiptir. Özellikle bitkisel kökenli bazı pigmentler ile fenol, flavon ve flavonoid gibi önemli kimyasallar bakımından oldukça zengin olan böğürtlenin bu özelliği dolayısıyla antioksidan ve antikanserojen etkiler taşıdığı ortaya konulmuştur. Donmuş yağ, kolesterol ve kalori oranı çok düşük olup içeriğinde, iyi bir aminoasit kaynağı olmasını sağlayan demir, fosfor, çinko, potasyum, kalsiyum ve magnezyum da bulunan böğürtlende ayrıca A, B1, B2, B3, B6, folik asit, C, E ve K vitaminleri ile çözülen ve çözülmeyen değerli lifler de vardır. 100 gram böğürtlende 4 ila 6 gram arasında lif bulunmaktadır ki bu oran muz, armut ve elma gibi yüksek lif oranları ile bilinen meyvelerden çok daha fazladır. Yüksek miktarda lif tüketiminin akciğer, kolon ve özofagus kanserleri ve kalp hastalıklarına karşı koruyucu etkisi olduğu düşünüldüğünde, böğürtlenin insan sağlığı açısından önemi de daha iyi anlaşılabilir. Yine böğürtlenin içeriğinde bulunan çözülmeyen lif yükü ile suyun kalın bağırsakta daha kolay ve iyi bir şekilde emilimine yardımcı olduğu, bu şekilde sindirim mekanizmasını düzene soktuğu da not edilmelidir.

Yukarıda özelliklerini ve insan sağlığına etkilerini kısaca özetlemeye çalıştığımız böğürtlenin ülkemizde son yıllarda daha fazla ilgi görmeye başladığını söylemek mümkün olmakla birlikte, Türkiye şartları göz önünde bulundurulduğunda bunun yeterli olmadığını belirtmek gerekir. Gündelik yaşamın dönüşümüne bağlı olarak son yıllarda yoğunluk kazanan kalp ve damar hastalıkları, kanserler ya da sindirim problemleri gibi yaygın sağlık sorunlarının giderilmesinde güçlü bir etkisi olabilecek olan böğürtlenden daha fazla istifade etmenin yolları aranmalıdır.

Ülkemizin ekolojik koşullarının yüksek seviyedeki uygunluğu böğürtlen kültürünün yaygınlaştırılması için önemli bir fırsattır ve kullanılmalıdır. Yetiştiriciliği birçok meyveye nazaran daha kolay ve daha az masraflı olan böğürtlen, kısa sürede meyve vermesi, birim alandan üst düzeyde verim üretmesi, fiyatının yüksek olması ve oldukça geniş bir kullanım alanına sahip bulunması dolayısıyla yalnızca sağlık veya eczacılık alanına değil, aynı zamanda ülke ekonomisine de hatırı sayılır bir katkı sağlama potansiyelini taşımaktadır. Üniversitelerimizin ilgili birimlerinde yapılacak araştırmalarla söz konusu potansiyel her yönüyle ele alınmalı ve uygulama alanına taşınmalıdır.”

Ebubekir Atilla