BİLİM BAĞNAZLIĞI

19.5.2017

Ümmü Gülsüm BAYIR

Facebook Paylaş Twitter Paylaş Haberi Yazdır

 Bağnaz kelimesini bir düşünceye, bir inanışa, bir topluma aşırı ölçüde ve inatla bağlanıp ondan başka bir düşünce ve inanışa hoşgörüsüz bir biçimde karşı olan kişi; bağnazlığı ise bu kimselerin bu yöndeki düşünce ve davranışları olarak okumuş ya da denk gelmiş olmalısınız. Aynı zamanda bu kelimenin din ile bütünleştirilmeye çalışıldığı algılara da maruz kalmış olmalısınız. Aslında anlamı itibariyle birçok şeyle bağdaştırılabileceğini kolayca fark edebilirsiniz muhakkak da bilimle arasında ilişki kurmak aklınıza gelmeyebilir ki gelmeyecektir de muhtemelen. Sorayım o zaman, neden? Bu bir saçmalık mı olur? Biraz durunca bilimin kudretli sorgulanamayışını fark ediyor insan. Bilim ne derse doğrudur, neye inanmamızı isterse kabulümüzdür… mü?

       Bilimin temelinin deneye ve gözleme dayanması münasebetiyle kanıtlanabilirliği koruduğu sürece inandırıcılığı kesindir. Sorun teşkil eden kısmın bu olduğunu da düşünmüyorum zaten. Ama atladığımız bir nokta var. Bilimsel verilerin bize adeta gökten iniyor oluşu ve bizim bunu nereden ve nasıl geldiğini asla sorgulamıyor oluşumuz. Söylemek istediklerimi daha net ifade edebilmek için bir örnekle başlamak istiyorum.

DEAŞ 2005 yılında Irak’ın en önemli ikinci müzesindeki eserleri yakıp yıkmıştı. Gelin görün ki bu çağlar öncesinden kalma eserlerin demirlerle inşa edilmiş olduğu görülünce sahte olduğu anlaşıldı. Bu eserlere karbon testi yapılmamış mı diye soruyor insan ilk olarak. Sonra işler karışıyor. Karbon testi hakkında ne biliyoruz ki? Eserlerin yaşını tayin etmesinden bahsetmiyorum. Biz bu teste neden güveniyoruz? Hepimiz kesin olarak bilimsel bir veri olduğunu kabul ediyoruz. Ama yine gelin görün ki karbon testine itibar dahi etmeyen bir sürü bilim insanı var. Haberdar bile değiliz.

       Burada mesele ne o kadar ünlü bir müzedeki sahte eserlerin anlaşılamamış olması ne de karbon testinin güvenilirliği. Takılmamız gereken kısımlar bunlar değil. Mesele bilimin uğruna bir sürü bağnaz yetiştirmiş olması, kendini asla sorgulatmıyor oluşu ve hatta sorgulama fikrinin dahi akla gelmiyor oluşu.

       Bilim başlığı altında sunulan her şeyi körü körüne kabul edip inatla ve bilgisizce savunan bu insanları, orta çağ dindarlarından ayıran bir fark gösterilebilir mi? Dostoyevski’nin bahsettiği beni çok etkileyen bir hikâye vardı. Dinini sonradan reddeden bir adamın tapınağına gidip kutsal saydığı resimleri indirerek yerine sevdiği düşünürlerin resimlerini koymasından bahsediyordu. Aslında adamın bir dine inanmaktan vazgeçmediğini sadece dinini daha doğrusu taptığı kişileri değiştirmiş olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Burada altını çizmek isteğim nokta inancın yani durumun sabit olması. Yani ortaçağda dinin sorgulanamayacağını düşünen insanlar yerine şuan bilimin sorgulanamayacağını düşünen insanlar geldi. Algıda bir değişim mümkün olmazsa başka bir çağda da bilimin yerini başka bir nesne alacağı kesin.

       Sonuç olarak; sorgulamanın neyle sağlandığını tam olarak bilemiyoruz ama sorgulayabilme yetisinin doğuştan geldiğini söyleyebilirim. Konunun ne olduğunu önemsemeksizin bunun gerekliliğini kendimize hatırlatmamız önemli…

 

 

Ulusal Gazeteler
24 Haziran 2017 Cumartesi 1'inci Sayfamız
Ptt 1. Lig Puan Durumu
Nöbetçi Eczaneler

Resmi ilanlar

Yazarlar